Introduction
Çiğdem, kapsayıcı tasarım ile empatiyi kültürel mekânların merkezine yerleştirerek Türkiye’de müzelerin erişilebilirliğe yaklaşımını dönüştürüyor. İç mimarlık geçmişi ve engellilik ile nöroçeşitlilikle kurduğu kişisel bağdan hareketle, kültürel alanların her birey için erişilebilir ve kapsayıcı olması yönünde paydaşların bakış açılarını değiştiriyor.
The New Idea
Çiğdem Aslantaş, Türkiye’de müzeleri herkes için kapsayıcı öğrenme alanlarına dönüştürüyor. Özellikle engelli bireyler ve özel gereksinimli kişiler başta olmak üzere, nöroçeşitlilik gösteren bireyler, çocuklar, yaşlılar ve sosyoekonomik olarak dezavantajlı grupların; fiziksel, bilişsel ve tutumsal engeller nedeniyle kültürel yaşama eşit katılamamasını ele alıyor.
Müzelerin statik, elit ve yalnızca görselliğe dayalı yapılar olduğu yönündeki yerleşik algıyı sorgulayarak, bu alanları çok duyulu, katılımcı ve herkes için erişilebilir mekânlara dönüştürüyor. Böylece kültürel katılımı bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp bir hak haline getirirken, müzeleri yaşam boyu öğrenmenin, keşfin ve birlikte üretimin alanları olarak yeniden konumlandırıyor.
Kurucusu olduğu Bongo Art Project aracılığıyla Çiğdem, fiziksel erişilebilirlik, anlaşılabilirlik ve katılımcı etkileşim üzerine kurulu üç aşamalı bir model geliştiriyor. Görme, işitme ve hareket kısıtlılıkları, otizm, Down sendromu ve sosyoekonomik dezavantaj gibi farklı ihtiyaçları kapsayan sekiz erişilebilirlik kriterine dayanan bu model, yalnızca fiziksel düzenlemelerle sınırlı kalmayıp duyusal, bilişsel ve sosyal kapsayıcılığı birlikte ele alıyor.
Bongo Art’ın yaklaşımı, hızlı ve yüzeysel değişiklikler yerine, her seferinde tek bir kritere odaklanarak derin ve kalıcı dönüşüm yaratmaya dayanıyor. Bu süreçte müze çalışanları değişimin uygulayıcısı değil, doğrudan ortak üreticisi haline geliyor; kamu, özel sektör, akademi ve sivil toplumla kurulan iş birlikleri ise bu dönüşümü sistem düzeyine taşıyan bir ekosistem oluşturuyor.
Bu yaklaşımın somut bir örneği, az gören ziyaretçiler için geliştirilen uygulamalarda görülüyor. Bir göz doktoruyla birlikte, sergiler sarı tonlar ve özel aydınlatmalarla yeniden tasarlanıyor. Böylece yalnızca yüzde 3–4 görme kapasitesine sahip bir üniversite öğrencisi, eserleri ilk kez net bir şekilde görebiliyor. Bu deneyim, erişilebilirliğin sonradan eklenen bir unsur değil, tasarımın en başından itibaren düşünülmesi gereken bir yaklaşım olduğunu ortaya koyuyor.
Çiğdem, ilk olarak üç devlet müzesinde bu dönüşümü başlattı ve Bongo Art kriterleri doğrultusunda erişilebilirlik uygulamalarını hayata geçirdi. Bu çalışmaların etkisiyle iki özel müze de sürece dahil oldu. Aynı zamanda Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yürüttüğü çalışmalarla, ulusal erişilebilirlik standartlarının dönüşümüne katkı sunuyor.
Bu dönüşümün sürdürülebilirliğini sağlamak için Bongo Art Project, “Erişilebilir Müzeler Platformu”nu geliştirdi. Bu açık kaynaklı dijital platform, müzelerin erişilebilirliğini sekiz farklı başlık altında değerlendirmesine olanak tanırken, elde edilen verileri interaktif harita, ziyaretçi geri bildirimleri ve rozet sistemi aracılığıyla görünür kılıyor. Böylece erişilebilirlik, kurum içi bir uygulama olmaktan çıkarak ölçülebilir ve takip edilebilir bir sosyal sorumluluk alanına dönüşüyor. Aynı zamanda bu veriler, kamu politikalarının şekillenmesi ve kültürel kaynakların dağıtımı için referans oluşturuyor.
Empati odaklı tasarım, eğitim yaklaşımı, stratejik iş birlikleri ve dijital araçları bir araya getiren bu model, yalnızca erişimi artırmakla kalmıyor; müzelerin rolünü kökten dönüştürüyor. Çiğdem, müzeleri aidiyetin, birlikte üretimin ve öğrenmenin canlı alanlarına dönüştürürken, erişilebilirliği istisna değil norm haline getiriyor.
The Problem
Türkiye’de müzeler öğrenme, kültür ve bağ kurma alanları olmayı hedeflese de, hâlâ birçok kişi için erişilebilir değil. Rampalar gibi fiziksel düzenlemeler bulunsa da, erişilebilirlik çoğu zaman bunun ötesine geçmiyor; kapsayıcı kürasyon, alternatif iletişim yöntemleri ve etkileşimli içerikler büyük ölçüde eksik kalıyor. Bu nedenle müzeler yalnızca mekânsal olarak değil, içerik ve deneyim düzeyinde de dışlayıcı olabiliyor.
Bu durum özellikle engelli bireyler, nöroçeşitlilik gösteren bireyler, çocuklar, yaşlılar ve sosyoekonomik olarak dezavantajlı gruplar için anlamlı bir katılımı neredeyse imkânsız hale getiriyor. Duyusal, algısal ve dijital erişimin yeterince ele alınmaması; kültürel yaşama katılımı sınırlarken, mevcut eşitsizlikleri derinleştiriyor. Güncelliğini yitirmiş politikalar ve sınırlı kurumsal kapasite de bu tabloyu pekiştiriyor.
Sonuç olarak, milyonlarca insan kültürel miras ve öğrenme alanlarından fiilen dışlanıyor. Müzeler, bilgiyi yalnızca fiziksel olarak değil, aynı zamanda bilişsel ve sosyal olarak da kapalı hale getirebiliyor. Özellikle görme ve işitme engelli bireyler için içeriklere erişim ciddi şekilde sınırlıyken, yaşlılar ve çocuklar için de kapsayıcı deneyim alanları yeterince gelişmiş değil. Bu durum, kültürel katılımın düşmesine, sosyal bağların zayıflamasına ve aidiyet duygusunun azalmasına yol açıyor.
Eğitim sistemi de bireyleri —özellikle engelli bireyleri— kültürel içerikle etkileşime girecek şekilde yeterince hazırlamıyor. Alternatif öğrenme yöntemlerinin yaygın olmaması ve kapsayıcı iletişim araçlarının sınırlı kalması, müze deneyimini daha da erişilmez kılıyor.
Bugün müzelerde erişilebilirlik çoğunlukla fiziksel düzenlemelerle sınırlı ele alınıyor. Oysa asıl ihtiyaç, ziyaretçilerin farklı ihtiyaçlarını merkeze alan, algısal, bilişsel ve kültürel boyutları da kapsayan bütüncül bir yaklaşım. Kapsayıcı kürasyon, etkileşimli içerik tasarımı ve topluluk temelli katılım modellerini içeren yeni bir yaklaşım olmadan, müzelerin gerçekten herkes için erişilebilir olması mümkün görünmüyor.
The Strategy
Çiğdem’in stratejisi yalnızca mekânları değil, zihniyeti dönüştürüyor. Müzeleri elit, görsel odaklı ve pasif alanlar olmaktan çıkararak; öğrenmenin, üretmenin ve sahiplenmenin kolektif ve kapsayıcı biçimde gerçekleştiği kamusal alanlara dönüştürüyor.
Bongo Art aracılığıyla geliştirdiği model, erişilebilirliği fiziksel düzenlemelerin ötesine taşıyor; çok duyulu deneyimleri ve kapsayıcı eğitim pratiklerini bir araya getirerek müzeleri herkes için yaşayan öğrenme alanlarına dönüştürüyor. Bu yaklaşımda erişilebilirlik, yalnızca mekâna girmek değil; kültürel bilgiye, temsile ve üretime eşit katılım anlamına geliyor.
Model üç temel stratejiye dayanıyor: müzelerde kapsamlı erişilebilirlik uygulamaları geliştirmek, müze profesyonellerini bu dönüşümün aktif parçası haline getirmek ve süreci ölçeklendiren dijital araçlar oluşturmak. “Her müze erişilebilir olabilir, ama kendi yolu ile” yaklaşımı sayesinde kurumlar, tek bir alana odaklanarak derin ve sürdürülebilir dönüşümler gerçekleştirebiliyor.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde hayata geçirilen 300 m²’lik erişilebilir alan, bu yaklaşımın güçlü bir örneği oldu. Dokunsal replikalar, sesli betimlemeler ve kapsayıcı atölyelerle desteklenen bu alan, üç yılda on binlerce ziyaretçiye ulaştı ve özellikle görme engelli bireylerin müzeyle ilk kez bağımsız bir ilişki kurmasını sağladı. Bu deneyim, erişilebilirliğin sonradan eklenen bir unsur değil, tasarımın temel bir parçası olması gerektiğini ortaya koydu.
Bu model kısa sürede farklı müzelere yayıldı. İşitme engelli bireyler için işaret dili sözlüğü geliştirilmesi, nöroçeşitlilik için duyusal alanların tasarlanması gibi uygulamalar hayata geçirildi; özel müzeler sürece dahil oldu. Aynı zamanda kamu kurumları, yerel yönetimler ve sivil toplum bu yaklaşımı sahiplenmeye başladı ve erişilebilirlik, kurumların gündeminde daha merkezi bir yer edinmeye başladı.
Bugün Çiğdem’in çalışması yalnızca müzeleri değil, politika yapım süreçlerini ve kültürel kurumların çalışma biçimlerini de etkiliyor. Geliştirilen dijital araçlar ve eğitim modelleri sayesinde erişilebilirlik, görünmeyen bir uygulama olmaktan çıkıp ölçülebilir ve yaygınlaştırılabilir bir standarda dönüşüyor.
Uzun vadede bu yaklaşım, müzeleri herkes için açık, kapsayıcı ve birlikte üretilen öğrenme alanlarına dönüştürürken; erişilebilirliği istisna değil norm haline getirmeyi hedefliyor.
The Person
Çiğdem Aslantaş’ın sosyal girişimcilik yolculuğu, kişisel deneyimleri ile çok disiplinli profesyonel geçmişinin kesişiminde şekillendi. Ankara’da, sanatla iç içe bir ailede büyüyen Çiğdem, küçük yaşlardan itibaren ailesinin çalışma alanları nedenleriyle kapsayıcı sanat pratikleriyle tanıştı.
Fen lisesinde başarılı bir eğitim hayatı sürdürmesine rağmen, ilgisini takip ederek Endüstriyel Tasarım eğitimi aldı. Bu dönemde erişilebilirliğin çoğunlukla yalnızca görünür engellilikler üzerinden ele alındığını fark etti. Aynı süreçte disleksi ve ADHD (dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu) tanılarıyla kendi nöroçeşitliliğini keşfetmesi, öğrenme ve yaratıcılığa bakışını dönüştürdü ve onu disiplinler arası düşünmeye yönlendirdi.
Profesyonel hayatında Türkiye ve Almanya’da 15 yılı aşkın süre iç mimar olarak çalıştı; ekipleri yönetti ve farklı kültürler arasında köprü kurdu. Bu süreçte 14 ulusal ve uluslararası ödül aldı. Avrupa’daki müze ziyaretleri sırasında, bu alanların kendisi gibi ADHD’li biri için sakinleştirici ve kapsayıcı bir öğrenme ortamı sunduğunu fark etti. Ancak aynı zamanda önemli bir boşluğu da gördü: müzeler büyük ölçüde görsel bilgiye dayanıyordu ve bu durum farklı duyusal ihtiyaçlara sahip bireyler için ciddi bir sınırlılık yaratıyordu. Bu gözlem onu şu soruya götürdü: “Görme ya da işitme engeli olmayan biri bile zorlanıyorsa, bu alanlar gerçekten ne kadar erişilebilir?” Bu soru onun kırılma anı oldu.
Bu farkındalık, erişilebilirlik ve müzeler üzerine iki yıl boyunca yazdığı yazılarla daha da derinleşti. Türkiye’de görme engelli bireylerin neredeyse bir asır boyunca müzelerden tam anlamıyla faydalanamadığını ve alanda ciddi bir boşluk olduğunu fark etti. Bunun üzerine Türkiye’ye dönerek kendi girişimini kurmaya karar verdi.
İlk adımını Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin 100. yılında attı. Kendi inisiyatifiyle, müzeyi görme engelli bireyler için erişilebilir hale getirmeyi hedefledi. Dokunsal replikalar, sesli betimlemeler ve eğitim programlarını içeren kapsamlı bir model tasarlayarak uyguladı. Bu çalışma, aynı zamanda Bongo Art Project’in başlangıcı oldu.
2020 yılında, pandemi döneminde Bongo Art Project’i kurarak müzeleri kapsayıcı, öğrenme odaklı ve katılımcı alanlara dönüştürmeye başladı. 2024 yılında ise Almanya Hükümeti tarafından desteklenen ve Avrupa ile Afrika’dan müze profesyonellerini bir araya getiren The MuseumsLab programına Türkiye’den seçilen ilk kişi oldu. Berlin, Manchester ve Accra’daki eğitim ve iş birlikleri sayesinde uluslararası ağını genişletti ve MusePaths platformu kapsamında Kahire ve Nairobi’de erken aşama iş birlikleri başlattı.
Bugün Çiğdem’in çalışmaları, yaşam boyu süren merakı, nöroçeşitlilik deneyimi ve sanatın birleştirici gücüne olan inancıyla şekillenmeye devam ediyor. Amacı, erişilebilirliği sonradan eklenen bir unsur olmaktan çıkarıp kültürel alanların temel bir standardı haline getirmek.